23 Kasım 2011 Çarşamba

çk gsl çkmışsn cnm ;))



yıl oldu 2012 yıllardır giriyoruz bu siktimin sitesine. yarrak var gibi. gerçi yarrak var. amdan çok yarrak var arkadaş. arkadaşlarımın %80'i falan yarraklı. öyle pis bir insanım. olan %20 amlıların bir kısmı da gecenin 3'ünde girip ingilizce 2 satırlık özlü söz yazıyo. allah belasını versin. sonuna da koyuyor 3 noktayı. offf. çok duygusalsın. beynine işediğim ya.

yemin ediyorum hayattan, amdan, götten falan bi anda soğuyuveriyorsun. bu verecekse vermesin amına koyim ya diyorsun. ne kadar çok am diyorsun? resmen takıldı dilime.

işte gecenin 3'ünde falan facebook'a daha tam olarak ne demek istediğini anlayamadığınız cümleleri yazınca ben sikimle ekrana vuruyorum. profil pikçırınızın üzerine vuruyorum en çok. yapmayın. artık facebook özlü söz kaldırma kapasitesini aştı. amına koydunuz sitenin. özlü sözler ve dallamalar sözlüğü gibi oldu. gidin yatın. mis. belli ki zaten cuma akşamını evde tek başına yarrak gibi geçirmişsin. annenin soyduğu meyveleri yemişsin. ne güzel. bak ben onu bile yiyemiyorum. çünkü meyve yok. neden? çünkü sikerim meyvesini diyip sigara alıyorum marketten de ondan amına koyim

yordunuz lan beni

4 Kasım 2010 Perşembe

Remember Remember the 5th of November



"Voilà! In view, a humble vaudevillian veteran, cast vicariously as both victim and villain by the vicissitudes of Fate. This visage, no mere veneer of vanity, is a vestige of the vox populi, now vacant, vanished. However, this valorous visitation of a by-gone vexation, stands vivified and has vowed to vanquish these venal and virulent vermin vanguarding vice and vouchsafing the violently vicious and voracious violation of volition.

"The only verdict is vengeance; a vendetta, held as a votive, not in vain, for the value and veracity of such shall one day vindicate the vigilant and the virtuous.

"Verily, this vichyssoise of verbiage veers most verbose, so let me simply add that it's my very good honor to meet you and you may call me V. "

15 Ekim 2010 Cuma

12 Ekim 2010 Salı

jydaxo233okia.2y92



Yeni keşfedilmiş bir yıldızın adı gibi (jydaxo233okia.2y92 olması lazım) nefis bir hata mavi ekranın üzerinde beyaz fontlarla belirdi. Yaklaşık 0.013 saniye kaldıktan sonra bilgisayar geri kapandı. Yazıları okumam için yeterince fırsat bile tanımamıştı canım bilgisayarım, format mevsiminin yeniden geldiğini kısaca bildirmişti sadece. Bu durumlarda fazla yüz göz olmuyor, anlamayacağıma emin olduğum bir hata kodunu gösterip geri gidiyor; ben elimde kasa ve ölü bakışlı bir lcd monitör ile başbaşa kalıyorum. Bir kez daha tüm programları kurarken geçireceğim cinnetlerin uçuşan etekleri odadan içeriye süzülüyor. Bir kez daha, fotoğraflarımı yedeklemediğim için midemde acı bir yanma oluşuyor ve d sürücüsüne bir şey olmasın diye format tanrısına dua ediyorum. Eski dvd'lerden bir deste alıp sirtaki yapıyorum çırılçıplak, çeşitli ayinlerle sabaha kadar halıda yuvarlanıyorum. Bir kez daha beni hazırlıksız yakalayan format tanrısının önünde diz çöküp aman diliyorum. Onbinlerce fotoğrafımı bir daha göremeyecek olma ihtimalim gözlerimden taşıyor, bir sonraki sefer hepsini dvd'ye yazıp bankanın birisinden kiraladığım çelik kasaya koyacağıma yemin ediyorum.

Ve bir sonraki sefer yine hazırlıksız yakalanıyorum.

Yalnız bu sefer hayatımda bir değişiklik yaptım ve windows'u yeniden kurma işini profesyonellere bırakma kararı aldım. Kasayı kucakladığım gibi çarşıda gördüğüm ilk bilgisayarcıya girdim. Beş dakika sonra, söz konusu bilgisayarcıların bir hafta önce tamamen başka bir iş yapıp batırdıklarına neredeyse emindim. Tavandaki spotların çokluğu ve mekanın insanın üzerine üzerine gelmesinden, geçen haftaya kadar bu iki kafadarın kuyumcu olduğuna yemin edebilirim. Deve ölüsü kadar ağır kasayı mecburen zemine indirdim, çocuk cımbız gibi bir şeyle bilgisayara yaklaştı. Fotoğrafları tek tek cımbızla çıkarmayı deneyecekti sanırım. Cımbızı bırakıp tornavidayı aldı ve format işlemine biraz sert başladı. Kasayı açıp donanımları ittirdi ve bilgisayarı yeniden açmaya çalıştı. Aynı hata kodu gelince "format atılması lazım" dedi. Gerçekten vizyonu genişti, ben kıymalı pide yaptırmak için gelmiştim zaten elimde kasayla, formata dair bir beklentim yoktu.

"Evet, format" dedim. Fotoğraflarımı bir daha göremeyeceğime emindim. Müzikleri bir şekilde indirebilirdim fakat aynı kareleri bir daha çekebilir miydim? Yeniden okula dönme kısmı olmasa denenirdi belki ama hayatımın geri kalanında finale girmeyeceğime dair ettiğim yeminin heykeli ilçe girişine dikilmişken bunu yapamazdım. "D'dekiler gider mi?" diye sordum, sadece kaşlarını kaldırdı. Kendi fönünü çeken güçlü bir bireydi ve saçları gerçekten görkemliydi. Kuyumcuların o kendine has bakımlı havasını bilgisayar dünyasına taşırmayı başarmıştı. Format başladı; fönlü, c'deki dosyalarımın bir kısmını bile kurtararak önyargılarımı kravat yapıp boynuma taktı. C'de kuzenimin düğün videosu vardı ve her izlediğimde, böyle şeylere hiç kalkışmadığım için kendimi sevmeme neden oluyordu. Düğünün her saniyesi ibretlik olduğundan altın değerinde bir kayıttı ve sonsuza kadar kaybettiğimi düşünürken geri gelmişti.

D'dekileri de kurtardık ve fönlü, daha önce adını bile duymadığım perfect xp'yi kurdu. Pezevenk işi gibi pırıl pırıl oldu bilgisayar. O çerçeveler, ara yüzler tamamen pavyonsuydu ve işlemcinin hakkını veriyordu. Bir sürü program da kendiliğinden kurulu geldiğinden, bana sadece birkaç ekstra program kurmak kaldı. Bir haftadır felçli at gibi köşede yatan bilgisayarım, iki üç saat içinde şahlandı, eski güzel günlerine döndü. Fotoğrafların olduğu klasöre girdim, 50 gb'tan biraz fazla olan bu heyulaya baktım ve bir sonraki format mevsimine kadar elimin altında olmalarına sevindim. Bunları sonsuza kadar korumanın bir yolu olmalıydı fakat aklıma bir şey gelmiyordu.

"Güncelleştirmeleri yükleyem mi" diye sordu bilgisayar, "Yüklemezsen şerefsizsin" dedim.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Efe...



- Gökhan Bey, son çalıştığınız yerler arasında pazarlama sektörü yok. Bunun yanında bildiğiniz bütün programlar çizim ile alakalı. Doğru söyleyin siz manyak mısınız?
- Nasıl?
- Dış ticaret mezunusunuz, başvurduğunuz pozisyon ile tamamen alakasız bir noktadasınız ve bize cv gönderiyorsunuz. Doğru söyleyin ruh hastası mısınız?
- Hangi?

Elimde daha önce yaptığım işleri gösteren bir liste ve özene bezene hazırladığım cv ile Elda rakı insan kaynakları ofisinde bekliyordum. Bana alakasız sorular soran kadına aynı alakasızlıkta cevaplar veriyordum. Bir akşam da gidip bakkalından Efe yaş üzüm rakısını alıp da kendisine çilingir sofrası kurmadığı, kendisine meze hazırlayıp da güzel bir müzik eşliğinde rakı yudumlama keyfini yaşamadığı halinden ve tavırlarından belliydi. Gerçek bir profesyonel gibi gözüküyordu, bilmiyorum belki gerçekten de öyleydi. Daha önce gerçek profesyonel olarak nitelendirebileceğim kimse ile karşılaşmamıştım. Hayatım boyunca hep gerçek amatörlerle ya da içindeki amatör ruhunu bir türlü bir türlü kaybedemeyenlerle karşılaşmıştım.

Görüşme epey sancılı geçiyordu, kimseye neden Efe Rakı’da çalışmak istediğimi anlatamıyordum. Açıklamak istediğim gerçekti, ama tam olarak hangi departmanda çalışmak istediğimi bir türlü anlatamıyordum. Rakı sofrasından kalktıktan sonra sarhoş kafa ile gönderdiğim cv’nin arkasından “Rakı: Is the answer. I don’t remember the questions” yazılı t shirt’üm ile masanın hemen arkasnda bana soran gözlerle bakan kadının hemen arkasındaydım. Bir cevap istediği açıktı, benimse aklıma sorularını kendi hazırladığım sınavlarda bile yanlış cevap verdiğim günler geldi, gülümsedim. Kadın da gülümsedi.


- Evet... neden Efe Rakı ile ilgili çalışmak istiyorsunuz?

Neden olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sadece tadı ve içimi hoşuma gidiyor diye Efe Rakı’ya dadanmıştım. İnsanlar istediği her yerde Efe Rakı bulabilsin, sert içimli rakıların aksine bu yeşil üzüm rakısının rahat içimine ve insanın damağından akıp giden o muhteşem tadına her yerde ulaşabilsin, insanlar dükkan dükkan Efe Yaş Üzüm Rakısı aramasın istiyorum diye bu işe girmek istiyordum. Ama projelerimi ve düşüncelerimi iş görüşmesi için gitmişken söyleyemezdim, huzuru bozacağımı düşünerek beni işe almazlardı. Bende birbirinin aynısı sikko işlerden birine girip anlamsızca zaman kaybetmeye devam ederdim.

- Projelere birbirinin aynısı diyorsun da her rakının tadı farklı mı abi?

Kendisine soru sorulduğunu zanneden bilinçaltım da işin içine girince işlerin daha da karışmaması için ayağa kalktım. Görüşmeler ilk günkü görünüşe göre tek kelime ile bombok geçiyordu. Seçilmiş olan kişi bendim, Efe Rakı’yı uçurup hak ettiği yerlere getirecek projelerim vardı ve bir gün beni niye işe aldıklarını bile bilmeden işe alacaklardı. Bunu ifade edebilmek için birkaç kadeh parlatmaya ihtiyacım vardı, ama o zaman da iş görüşmesine alkollü geldiğim için puan kaybedecektim. Ben aniden kalkınca insan kaynaklarındaki kadın da ayağa kalktı, “Biz sizi uygun bir pozisyon açılırsa ararız, numaranız kayıtlarımızda var.” dedi. “Aramıyorsunuz ibneler.” diye mırıldanarak bürodan çıktım.

Bir şekilde Efe Rakı’ya kapak atacaktım, azimliydim. İki kadeh parlatmaya ihtiyacım vardı, her zamanki tekel bayiisine uğrayıp bir 35’lik aldım.

30 Eylül 2010 Perşembe

Heil !



Şu dünyada Almanlıktan aldığım tadı hiçbişeyden almadım. Belki bilardo.. Ama yok lan Almanlık daha güzel.

Adolf Hitler

16 Eylül 2010 Perşembe

unstoppable



“Zoru başarırız, pişmaniye biraz zaman alır” – Emekli bir sat komandosunun son sözleri.

Nereden geldiğini, ne kadar kalacağını ve bana kadar ulaşmayı nasıl başardığını bilmediğim bir kutu pişmaniye, masamın hemen üzerindeydi ve meydan okurcasına bana bakıyordu. Yıllardır en korktuğum yiyecek olan pişmaniye sonunda beni bulmuş ve hazırlıksız yakalamıştı. Mola yerlerinde sırtımı çevirip tek bir paket bile almadığım, arkasından konuştuğum, yer yer iftira attığım, yerken dağıldığı ve adamın ağzına yüzüne bulaştığı için çok sert eleştirilerde bulunduğum bu cihaz, belli ki bedel ödetecekti. Hemen karşımda bir kutu pişmaniye vardı ve usta yeterince küçük parçalara bölmemişti. Bir devenin ağzına ancak girecek kadar büyüklükte parçalar önümde tören yürüyüşü yaparken, karşı masadan gelen emirle bir parseli avuçladım. Tüm boyutları birbirine eşit mükemmel bir küptü, usta pişmaniyeden ziyade yarım kalan matematik tutkusunu kutuya koymuştu (matematiği çok sevmesine rağmen ortaokuldan sonra okuyamamış ve bir pastanede çalışmaya başlamıştı sanki.)

Whopper’ı tek seferde yutmak için geliştirdiğim “alt çeneyi geriye atma” modifiyemi devreye soktum, pişmaniyenin kontrolünü kaybetmek ve suratıma çarpmak istemiyordum. Tüm parmaklarımla sımsıkı yapıştım kütleye, ona iplerin kimde olduğunu göstermek istiyordum. Kimi uzmanların “muhabbet kuşu tutar gibi; ne çok sıkı ne de çok gevşek” önerisini dikkate almadım. Hacmini, insan ölçeğine getirdikten sonra hunharca davrandım.

Fakat pişmaniye son anda hacmini arttırdı ve yüzüme çarptı. İnsanı çileden çıkaran uzantıları ağzıma burnuma ve şakaklarıma bulaştı. Elimle silmeye çalıştıkça yayıldı, ıslak mendille giriştikçe yapıştı. Elimle yüzümü kapatıp odadan çıktım, pişmaniye ile kavga ettikten sonra odadan ağlayarak kaçan birisi gibi gözüküyordum. Tuvalete gidip aynadaki aksime baktım, pişmaniyeye kafa atmış herhangi bir insandan farkım yoktu. Yüzümü türlü müdahalelerle eski haline getirdikten sonra geri döndüm, herkes iki parça yemişti ve son parça beni bekliyordu. İkinci pişmaniyenin de direksiyon hakimiyetini kaybedeceğime emindim fakat elimden bir şey gelmezdi.

Dünyanın en imkansız mamulü, bir kez daha şamar attı yüzüme. Dişlerimin arası dahi pişmaniye doluyken yine gittim tuvalete. Uzun zaman sonra aynanın karşısında ağladım, gözyaşlarım pişmaniye ile kaplanmış yanağımda iz yaptı.