28 Eylül 2009 Pazartesi

Burası Ankara !



Dikkatli olmak lazım...

26 Eylül 2009 Cumartesi

25 Eylül 2009 Cuma

Bu Senin Mi??!!




Sadece birkaç saatte ruh halimi bozan Ramo Kid'e teşekkür ediyorum.

Adamın eline koluna bakmayacam diye şaşı oluyodum lan !

"çünkü burası potaekibi..."

el yee...

20 Eylül 2009 Pazar

Yarrak gibi adam



... Ölmek için çok genç,
yaşamak içinse artık geç...


Bir yerde oturmuş, saatlerdir içiyorduk. Önümüzde buz gibi biralar ve muhabbet edebileceğim birkaç arkadaşımın yanında yapacak hiçbir işimin olmadığının farkında olduğum için alabildiğine rahattım. Muhabbeti alkol ile harmanlamanın da etkisi ile ota boka sırıtmaya başlamıştık. Çayırda otlamasını kesip de gölgeye yayılmış geviş getiren öküzlerin rahatlığı vardı üstümde.

Arkadaşlarımdan biri sıkkınca oturuyordu, ‘Acaba bir derdi mi var?’ diye düşündüm. Ne derdi olabilirdi ki, o da masada oturan ben ve diğer elemanlar gibiydi. ‘Yemek bulunca ye, dayak bulunca kaç’ lafını kendisine ilke edinmiş, dünya sikine minare götüne modunda yaşayan dertsiz adamlardık hepimiz. Arkadaşım arada “Ooofff!” çekiyor, masaları teker teker süzdükten sonra bir of daha çekip birasından içiyordu. Alkolden bir milyon olmuş aklım bana bir taşak malzemesi bulduğumu bildirdi ve arkadaşımın iyice düşüncelerine boğulup dalgınlaştığı bir anda atağa geçtim:

Ne oldu lan yavşak!?

Bir an irkildi, biz üç ayı “Mohahahaha” diye güldük. Gülmemizin bir sebebi yoktu elbette, biri osursa gülecek kıvamdaydık, bu adamın derdi nedir, yardımcı olur muyuz, gel abinin kollarına anlat derdini modunda değildik hiçbirimiz. Ciddi bir şeyin olabileceğini tahmin bile etmiyorduk, yıllar önce kovmuştuk hayatımızdaki ciddi şeyleri.

Yarrak gibi yaşıyoruz amına koyim” dedi. Yine “Mohahahaha” diye güldük, neresi yarrak gibiydi lan hayatımızın gül gibi yaşıyorduk işte.

Nesi yarrak gibi lan?” diyerek düşüncelerimi dile getirdi bir diğer arkadaşım. Oflayan belini doğrultup birasını bitirdi.

Yarrak gibiyiz, bi sik yaptığımız yok. Nasıl hayat lan bu” dedi. Gülme sesleri kesildi.

Hayatı sorgularken alkollü olmamak gerekir, ama biz o anda alabildiğine alkollüydük ve sorguladığımız hayat yarrak gibi bir hayattı. Düşünmemizi kolaylaştırmak için arkadaş bir saattir düşündüklerini ortaya dökmeye başladı.

Hacı keyif alıyor muyuz birşeyden? Her sabah sik gibi uyanıyoruz. İş güç desen bombok. Adam gibi arkadaş çevremiz yok ancak böyle sap sap toplanıp, bira içip, siktir olup gidiyoruz.” Durdu bir soluk aldı. “ Karı kız bile yok oğlum.” Diye devam etti. “Mal gibiyiz, anca daşşak muhabbeti anca bira, anca sap sap beraber gezmek.

Garson boşu aldı, “bir tane daha alır mısınız efendim?” diye sordu. “Getir amına koyim yarrak gibi yaşıyoruz zaten” diye cevapladı arkadaş. Yarrak gibi yaşamak ile bira istemek arasındaki ilişkiyi çözemeyecek kadar sarhoş olan arkadaş devam etti konuşmasına.

Sevgilimiz olsa fena mı olur lan, hayatımız düzene girer. Sabah erken kalkmak için işten farklı bir sebebimiz olur, hayatımız belki biraz düzene girer, beraber yemek yapar yeriz, birlikte içeriz...” burada durup yeni gelen birasından bir yudum aldı. “ Sinemaya bile gideriz belki. Altı aydır sinemaya gitmiyorum lan ben!

Arkadaş haklıydı, haklı olduğunu bildiğimizden kimse lafını kesmeye çalışmadı ama o da devam etmedi zaten. Birasını önüne almış düşünüyordu yine. Hepimiz susmuş düşünüyorduk, ben dahil.

Haklıydı çocuk, yaşadığımız hayat yarrak gibi bir hayattı. Yatttığımız saat belli değildi, iş-bilgisayar-bira üçlüsüne sıkışmış sabahlara kadar internetten dizi indirip izliyor, biraz insan görmeye ihtiyacımız olduğunda arkadaşlar ile buluşup bira içiyor, medeni hayatı biraz hatırlayınca inimize geri dönüyorduk. Güzel gibi görünse de bârizbir şekilde yarraklık söz konusuydu. Masadaki herkes masaya, birasına, etrafına bakıp düşünüyor ve “haklı amına koyim, yarrak gibi yaşıyoruz” diyerek iç çekiyordu.

Yaşamak bir sanatsa bizler en beceriksiz olanlardık herhalde. “O gün çok özel bir gündü, o kadar önemliydi ki bir at bile kendisine çeki düzen verirdi” diyebileceğim bir gün bile hatırlayamaya çalışıyor, bulamadıkça bir of çekip biramdan içmeye devam ediyordum. Yarından tezi yok her günü dolu dolu yaşayacaktım. Köftecinin, pidecinin numaralarını silecek, kendi yemeğini ellerimle, zevk alarak yapacak, yaptığıma değer vererek yiyecektim. Bu masadaki ibnelerle bir süre görüşmeyecek bir sevgili edinecektim. Beraber gezecektik artık. Güne neşe ile başlayacaktım, bütün işlerimi günü gününe yapacaktım. Yeni yerler, yeni insanlar tanımak için çabalayacaktım, tiyatroya konserlere gidecektim, yürüyüşlere çıkacak, basketbol-tenis vs. sporlar ile ilgilenecektim. Bir gitar alıp ateşe karşı Akdeniz Akşamları çalmayı bile düşünür olmuştum. Hayata dair hayaller bir anda yüzümü güldürmüştü, arka planda Rashit ‘yaşamak içinse artık geç’ dese de ona inat yarın yepyeni bir hayata başlayacaktım.

Kalan biramı da bitirip ayağa kalktım, kafam hala güzeldi. Arkadaşlar hala dertli dertli düşünüp biralarından içiyorlardı, masa hâla sessizdi, ben montla sıçacak bütün dertlerimden arınacaktım. “Haydi eyvallah” diyerek elemanlarla vedalaştım, yolda sallana sallana yürürken bu yarrak gibi yaşamdan kurtulup harika bir dünyaya adım atıyor olduğum düşüncesi ile yavşak gibi sırıtarak eve gittim. “Her şey çok güzel olacak...” diye düşünerek yatağıma uzandım.

Ayıldığımda bütün bu plan ve konuşmaları unutacak olduğumu bilmiyordum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Why So Serious?



Bir süre öncesine kadar herkesin dilinde bi "Why So Serious?" lafı vardı. Bir film, peşinden oyuncunun ölümü bir karakteri bu kadar mı popüler hale getirir arkadaş aklım almıyor. Arka Sıradakiler adındaki skimsonik bir dizide bile gördüm Joker'i. Popüler kültürün amına koyayım deme isteği doğdu içimde (Bu kadar düzgün yazmamın tek sebebi çeviricinin düzgün bir çeviri yapmasını umut etmem)

Neyse...

Zaman geçti, filmin etkisi gitti, popüler kültür işte. "Hele Hele Joker hele" diye gezinen gençlerimiz bu aralar farklı şeylerin sevdasında koşturmaktalar. Bense Joker hakkında birkaç satır karalama ihtiyacını niyeyse hissetmiş bulunmaktayım.(-Kız Hayriye ihtiyaç diyo kız... -Hııı...)

'Batman The Killing Joke' adındaki hikayede çektiği nutuktan da anlaşılacağı üzere Joker kafayı adaletsizliğe takmış biri. Tanımadığınız biri evinize gelip kızınızı vurabiliyorsa, bu rastgele adaletsizlik sizi delirtebilir. Normal bir insan çok trajik bir gün geçirir, delirir ve ortaya kötü bir adam çıkar. Böyle bir dünyada herşey normalmiş gibi davranmak bize göre ne kadar sıradansa ona göre o kadar saçmadır. Bu açıdan adaletsizliği yaşayan taraf olmaktansa, yaşatan taraf olmayı tercih etmsi bizlere takip etmeyi değer bir karakter kazandırmıştır, ama bu ne kadar normal işte o tartışılır.

Batman The Killing Joke'da çektiği nutuk ile karaladıklarıma bir son vereyim.

"...anlıyorsun ya, beni yakalayıp akıl hastanesine geri yollamanın bir önemi yok. gordon delirdi. kendimi kanıtladım. benim ve diğer herkesin arasında hiç bir fark olmadığını gösterdim! hayattaki en aklı başında adamı deliliğe indirgemek için sadece tek bir kötü gün yeterli. işte dünya benim bulunduğum yerden ancak bu kadar uzakta. sadece tek bir kötü gün. bir keresinde kötü bir gün geçirmiştin, haksız mıyım? haklı olduğumu biliyorum. kötü bir gün geçirdin ve her şey değişti. yoksa neden uçan bir sıçan gibi giyinesin? kötü bir gün geçirdin ve bu seni diğer herkes gibi delirtti... sadece bunu kabul etmezsin ki! hayatın bir anlamı varmış, tüm bu mücadelenin bir amacı varmış gibi davranmak zorundasın! tanrım, kusmak istememe sebep oluyorsun. demek istediğim... senin derdin ne? senin sen olmana ne sebep oldu? belki kız arkadaşın mafya tarafından öldürüldü... erkek kardeşin bir haydut tarafından doğrandı... eminim bu tür bir şeydir. bunun gibi bir şey... bana da bunun gibi bir şey oldu biliyor musun... ben ne olduğundan tam olarak emin değilim. bazen bir şekilde hatırlıyorum, bazen başka bir şekilde... eğer bir geçmişim olacaksa, bunun çoktan seçmeli olmasını isterim! hahaha! fakat demek istediğim... demek istediğim şu ki, ben delirdim. dünyanın ne kadar karanlık, berbat bir şaka olduğunu gördüğüm zaman bir yaban ördeği gibi delirdim! itiraf ediyorum. sen neden edemiyorsun? yani, sen aptal değilsin! durumun gerçekçiliğini anlamalısın. bilgisayar ekranının başındaki bir grup gerizekalı yüzünden üçüncü dünya savaşına kaç kere yaklaştığımızı biliyor musun? son dünya savaşını neyin tetiklediğini biliyor musun? almanya'nın savaş borcu alacaklılarına kaç adet telgraf direği borcu olduğuna dair bir tartışma. telgraf direkleri! hahahahaha! hepsi bir şaka! değer verilen ve uğruna mücadele edilen her şey... hepsi devasa, kaçıkça bir şaka! öyleyse neden komik tarafını görmüyorsun? neden gülmüyorsun?"

11 Eylül 2009 Cuma

8 Eylül 2009 Salı

3Sayı Eylül Sayısı çıktı




3SAYI Basketbol Dergisinin Eylül 2009 dönemine ait 19. sayısı ile sizlerle birlikteyiz. 21 konunun ele alındığı dergimiz bu ay röportaj ağırlı olarak hazırlandı (11 röportaj).

http://www.3sayi.com

Konular
4 Efes World Cup 8
6 Kieron Achara
8 Predrag Samardziski, Vojdan Stojanovski
12 Hidayet Türkoğlu
15 Demond Green
18 Andris Biedrins
20 Steffen Hamann
22 Patrick Femerling
26 EuroBasket 2009
32 NBA Lejyonerleri
37 Cenk Akyol
38 David Andersen, Von Wafer, Eric Gordon, Ty Lawson
42 NBA'in Gülen Yüzü: Shaquille O'Neal
48 Rebuilding
52 NBA TV
55 2010 Hazırlıkları
58 Olimpiyakos
60 Alper Durur
64 TBBL Transferleri
70 Nezih Özbakır
73 Ersan İlyasova

6 Eylül 2009 Pazar

Memleketimin her köşesi birbiriyle aynı güzel. Öyle ya İstanbul'u daha çok seviyorum.

İstanbul'u daha çok sevmemin sebebi mi? Evet, memleketimin her köşesinin ayrı güzel olması. Şimdi ispatlayalım. Bu memlekette, her yerde tarihi güzellikler var mı? Var. Sayalım; Yenikapı'ya giderseniz, Türkiye tarihinin en eski limanının kalıntılarını görürsünüz. Sonra Roma dönemi var, İstanbul Latin İmparatorluğu dönemi var, Bizans dönemi var, Osmanlı dönemi çok çok fazla var ve Cumhuriyet dönemi var. Roma öncesi dönemleri var, Hunlar zamanında Küçük Çekmece'ye kadar gelmiş, Hun izleri bile var.

Memleketin her köşesinde tarih var ama tek güzelliği tarih değil tabii; Çanakkale'de boğaz var, İstanbul'da da var. Erzurum'da yobaz var, İstanbul'da da var. Mesela, Ortaköy'de hem boğaz görürsünüz hem de göt görürsünüz, Çarşamba'da sadece çarşaf.

İşte, hani Erzurum dedim ya, orda ramazanda oruç tutmamak da yasak, kız "kardeşinle" yolda yan yana yürümek de... Benim kız kardeşim yok ordan biliyorum, bir erkekle bir kız çay bahçesinde karşılıklı oturamaz, otursa da ramazansa bi cigara yakamaz, yaksa da daha içine çekmeden köteği yer.

Kapalı alanlarda sigara içmek yasak, kültablası var ama bu yasak sabah ezanıyla akşam ezanı arasında.

İşte, ben yurdumun her köşesini seviyorum ama İstanbul'u yurdumun her köşesiymiş gibi seviyorum. Çünmkü yurdumun her köşesinde ayrı ayrı tek tip insan varken, bu teker teker tiplerin birleştiği yer İstanbul olmuş; her tip adam var.

2 Eylül 2009 Çarşamba

braaaiiinnsss...



Tutup birini götünden ısırmak istiyorum arkadaş! başka bi açıklaması yok bunun valla. yavaş adımlarla da olsa peşinden gidip birini yakalasam da götünden ısırsam. hayır bunu şimdi de yapabiliyorum ama "hayvan mısın Gökhan yaa!!??" diyorlar. belki o zaman "doğası gereği yapıyor, yazuk" diyip kaçarlar falan doğal olur herşey...

evet...

Hayatın Tadı (?)




- Gökhan?
+ Hııı?
- Yuh ayı!O nası cevap!
+ Ne var kızım yaa?
- Hadi yaa bişeyler alalım geberecem açlıktan.
+ Neyle alacaz ulan. Kumbarayı bozdurayım hacı dayıya istiyosan?
- Offff

of ki ne of amına koyim. haftasonu dedik, kız arkadaşımızla evde takılalım dvd,sinema,patlamış mısır, hayat negzel falan filan dedik. dvd işi kolay internetten iner,patlamış mısır evden ayarlanır, amma velakin 3 gün ne yiyecez lan biz.

işte bu üç günün sonunda açlıktan gözümüzün karardığı bir anda geçmişti bu muhabbet. "yaw kenara köşeye,ceplere falan bakalım belki 3 kuruş para buluruz" diyerek kalan bi gram enerjimizle işe koyulduk ama yok arkadaş! tencerelerin içine bile baktım evde metelik yok...

derken...

-Gökhaaaaan!! Buldum lan Allah belamı versin buldum!!
+La? Noliy?
-money money money (bu şekilde halay çekermiş gibi üzerinize gelen 165 boylarında çıtı pıtı bi kız düşünün :) )

elindeki gıcır gıcır yirmiliğin verdiği coşku ile sevdiceğimle sarılıp coşar, sonra da koşa koşa bakkala gideriz. kuru ekmek alsak da kolaya katık etsek derken (ki garibanlık anlayışımızın ta orta yerine sokayım!), sucuk, yumurta ve 2 tane domates ile insanların milyon dolarlarla yaşayamadığı mutluluğu yaşamak insanın kaç defa başına gelir, bi insan kaç defa bu kadar mutlu olabilir ki?

tabii aynı sevdiceğin bir kaç ay sonra, "hayatım bir yere gitmiyor, iş, kariyer, hayatım, seninle bir geleceğim olacağına inanmıyorum" diyerek alıp başını balıkesir'e gideceğini o zamanlar tahmin edemiyor insan.

o günden bugüne boş bir şişe ve hayali sucuk kokularına karışmış kahkahalar kalıyor bana...