27 Mayıs 2010 Perşembe

Ayı !!

16 Mayıs 2010 Pazar

Sıfatsız

silik biriyim ben. sesim zaten pek çıkmaz. hani bazen çok uzun sure sustuktan sonra biri bir şey sorunca cevap verirken, ses tonumuzu ayarlayamayız, sesimiz osuruk gibi çıkar ya işte ben o ses tonunda konuşurum. anlattıklarım çok da matah şeyler değildir ama anlatmak isterim. tam anlatmaya başlayıp 'iyi gidiyorsun oglum, hadi şu son cümleyi de bağlarsan, aklını alacaksın onun' diye düşünürken, karşımdaki 'abi biraz yüksek sesle konuş, ne diyorsun anlamıyorum' der. orospu çocuğu nasıl da büyük bir rahatlıkla söyler bunu. başlarım en baştan 'abi diyorum ki...' diye anlatmaya. o kadar silik bir insanim ki kurduğum cümlelerde bile doğru düzgün özne yoktur. özne ortaya çıkmaz, özne bile kaçıp saklanır, gizli öznedir. dolaylı tümleçle, zarf tümleciyle kur cümleyi, anlat anlatabilirsen derdini. dün bütün olanlara rağmen bengü 'ye onu çok sevdiğimi söylemeye gittim. kim gitti? ben gittim(g.ö. ben). yarrağımı gittim! bugün bir minibüste bile şoför 'birader sen geç, buraya otur da yer acilsin' diyerek para kutusunun yanına, minibüstekilere karşı seni oturttuğu zaman zor duruma düşüyorsun, insanların yüzüne bakamıyorsun, bengü'nün suratına nasıl bakacaksın.
yalnız sesim değil, tipim de siliktir. normal adamım. bana benzeyen binlerce insan var sokakta... hiç dikkat çekici bir suratım yok. 'sokaktan adam geçti bir tane' deriz ya, özelliksiz adam, başında herhangi bir sıfatı olmayan adam, işte ben oyum. dümdüz adam! bu özelliksiz suratımın işe yaradığı da oldu tabi. okul hayatımda ve askerlikte çok rahat ettim. hiç hoca ve ya komutan bana kafayı takmadı. nasıl taksınlar ki ismi bile ezberlenmeyen, hiç ismiyle hitap etmedikleri, en fazla 'evladım' ve ya 'oğlum' diye çağırdıkları, hayatlarında hiç iz bırakmadan gelip gecen biriyle kim, niye uğraşsın ki.
tamam, biraz abarttım. itiraf ediyorum, bir ara, üniversitedeyken gerçekten ortamın merkezi olmuştum. merkezdeki kişi bendim. hem de iki güzel kızla bardaydık. kulaklarımla duydum, benden bahsediyorlardı, orijin bendim. 'şu çocuk seni kesiyor' diye arkadaşına gösterdi biri, kestiğim kız ise 'hangisi' diye sordu. 'şu gözlüklünün arkasındaki' dedi. kestiğim gülümsedi. üniversitedeyken gözlük takardım, artik lens takıyorum, temiz tutarsan valla büyük kolaylık... elveda eski kestiğim.
silik, utangaç ve iki kelimeyi yan yana getiremeyen biri olduğunda insan, dahi filan olmayı bekliyor ama bende o da yok. çok susup, sabit gözlerle bir nesneye bakınca biri görse 'kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordur, ne savaşlar veriyordur, zihinde ne kaleler yıkıp, ne devletler kuruyordur' diye düşünür ama bende vallahi o da yok. neye bakıyorsam onu düşünüyorum. mesela ekmeğe mi bakıyorum 'ekmek' yazıyor düşünce balonumda. silik olmam dahi ve ya duygusal olmam anlamına gelmez. bana benzeyen birinden hoşlanacağım anlamına ise hiç gelmez. aksine nefret ederim benim gibi silik insanlardan, fellik fellik kaçarım. onlarla gezmek, tanışmak, içki içmek, dertleşmek istemem. hatta kendi halime tipime bakmadan aşağılarım onları, 'mıh mıh mıh' diye gülerken o, 'acaba ben de mi böyle gülüyorum' diye düşünerek, tiksinirim gülüşünden. kendim gibi bir insan daha niye isteyeyim ki.
aşık olduğum zaman çok güzel kızlara aşık olurum. 'niye aşık oldun?', 'çünkü çok güzel' işte bu kadar basit.
yakışıklı ne acayip di mi? ben de yürüyorum, o da yürüyor. ağzı var yemek yiyor, eli filan da var, aynı benim gibi. düşününce totalde aynıyız. ama o yakışıklı. bir şey yapmasına gerek yok, dursa yeter. ağzını açtığı zaman herkes onu dinler, saçmalama kredisi sonsuzdur. senin bir tip yakışan sacın vardır, onun hepsidir. kazıt o sacını senin cıksın topatan kavunu gibi kafan ortaya, o ise yine yakışıklı. bir de bu durumun farkında değil gibi orospu çocuğu, ben ise hayatım boyunca bir jöleden çok şey bekledim. turistin mavi gözlü sarışın çocuğunu sevdiğimiz gibi, 32 yaşında olmamıza bakmadan 4 yaşındaki çocuğun etrafına toplanmamız, onu güldürmeye çalışmamız gibi severiz, utanmasak elimizi çocuğun omzuna atıp, 'ben ulrih`leyim siz hepinizsiniz var mısınız lan maça' dememiz gibi ucundan eklenmeye çalışırız yakışıklıya. okurlar biz sıramızın gelmesini çok bekledik. ve ne olduysa oldu devran döndü, rüzgâr bizden tarafa esmeye başladı. haber geldi, 'samimiyet' bayrakları açılmış toplumda. samimi olmak prim ediyor dediler... sorduk; 'nasıl yani? sadece samimi olmak yetiyor mu?' 'evet abi. ne olursa olsun samimi olsun deniyor ortamlarda. cahil de olsan, aptal da olsan... yahu konuşturmayın adamı işte! samimice itiraf etmek yetiyor işte, anında prim yapıyor.' dendi. çıktık yuvalarımızdan. zaman artık bizim zamanımızdı, beklediğimiz gün gelmişti. en önden ben koştum. anlattım başımdan geçenleri, aptallıklarımı. bence etkileyici bir üslupla sunulmuş, içi de komik şapşallıklar barındıran hikâyelerdi. bir iki etkilenme olunca, bir tane daha anlattım. 'sevimli şapşal şey' damarımı iyice eşeledim, anlattıkça anlattım. en mahremlerine kadar, altıma sıçmalı anılara kadar bir bir anlattım. baktım hafiften bir tiksiniliyor rotayı ebeveynlere 31de yakalanmalı anılarıma cevirdim. büsbütün iğrenildi. yakışıklı arkadaşım efe ise birkaç 'sosyal beceriksizlik' anısını anlatıp, 'inanmıyorum efe. çok sevimliymişsin' nidaları eşliğinde bu samimiyet rüzgârından çok güzel ekmek yedi. efe sayesinde tanıştığım kızlarla bağlantım ise ileriye yönelik beklentiler içerisinde surdu. efenin eski takıldığı kızlardan biri bengü 'yle bir gün beşiktaş’ta karşılaştık. nasıl olduysa beni tanıdı. ne istiyordu bu bengü benden, sadece güzel olması bile ona âşık olmama sebepken bir de benim farkımda olması... yoluna mı atayım kendimi, yoksa şaki olup dağa mı çıkayım, bunu mu istiyor benden? 'sen efe`nin arkadaşısın di mi?' dedi. başımı sallayarak onayladım. 'efe anlatmıştır biz ayrıldık onla' dedi. 'vay be ben evde oturup kalemle mandalina liflerini tırnaklarımdan sökerken insanlar neler yaşamış.' diye içimden geçirdim ve acı acı gülümsedim. efe`yi hala çok sevdiğini filan söyledi. 'ulan efeyi dedem de sever, yakışıklı, zengin çocuk, beni sevsene.' demek istedim, diyemedim. gözleri dolmuştu, benimkiler de doldu. sonra toparlanmaya çalışarak her şeye rağmen gülümsedi. 'neyse saçmalıyorum işte. boş ver beni. sen ne yapıyorsun? yürüyelim mi işin yoksa?' dedi. yürüdük. 'sen hep susuyorsun. anlatsana kendini' dedi. boş ver manasında başımı salladım. gerçekten de anlatacak bir şey aklıma gelmiyordu. 'ama gerçekten merak ediyorum. her insanin bir hikâyesi vardır' dedi. karşılaşmadan önce 'ağzıma bakalım şu çubuk krakeri enlemesine sokabilecek miyim' diye bir deney yapıyordum ve karşılaştığımdan beri ağzımda enlemesine duruyordu o kraker. önce onu yedim. sonra bütün gücümü toplayıp, bütün samimiyetimle 'göğüslerin çok güzelmiş' dedim.

1 Mayıs 2010 Cumartesi