3 Haziran 2010 Perşembe

Beton



3 lira barajını çoktan geride bırakmış kırmızı tuborglara bakarken fark ettim alkolun artık problem olacağını, üç kırmızının bile iyi para edeceğini. öğrencilik ve tek başınalık yıllarımın resmi sponsoru kırmızı bile çağa ayak uydurmuş ve kendini pahalıdan bırakır olmuştu. içimdeki içme arzusunu cebimdeki para pek karşılamıyordu fakat aylar süren ayrılık bugün son bulmalıydı. bir marketin bana bakan yarısahasında, rafın karşısında dikilip renkli kutulara ama en çok da esaslı sevgilim kırmızı tuborg'lara baktım. bir değişiklik vardı ama neydi? rengi aynı olmasına rağmen üzerindeki yazılar değişmişti sanki; önceden "özel bira" yazardı, şimdi ise "yüksek alkollü bira" yazıyordu. ortadaki tuborg yazısının t ve g harflerinin altına da önceden üstte olduklarına yemin edebileceğim meşe palamuduna benzer simgeler gelmişti. demek ki "yüksek alkollü bira" yazısı ortadaki çemberin üst yarısını epey kapattığından palamutları aşağı almak gerekmişti ve bütün bu olanlara karar veren bir adam vardı. o adamı kıskanıp cebimdeki azıcık parayla alıverdim kırmızıları. şeklini değiştirmelerine bir şey demezdim fakat o muhteşem tadı eskisi gibi değilse gerçekten kılıcımı kuşanmam gerekebilirdi.delicesine özlediğim kırmızı sevgilimi, onu bıraktığım gibi bulamadığım takdirde, eski haline getirmek için türlü maceralara atılabilirdim.

kırmızı kutularla dolu sevimli poşetimle eve geldim, içmediğim takdirde gerçekten mutsuz ve ne istediğini bilmez bir bedbaht oluyor, büyüklerime saygıda kusur ediyordum. bugün iş görüşmesi için gittiğim bir mimarlık ofisinin, o farklı olmaya çalışırken aynılaşmış atmosferinde tek aklıma gelen: eve dönerken bira almak ve sakinleşmekti. "illuminate my heart my darling" dinleyip, bedenimi bir kez daha geride bırakmaktı. boğazıma kadar saplandığım "travma sonrası stres sendromu"ndan biraz uzaklaşmaktı, içimdeki sonsuz sıkıntıyı ötelemekti.

şu an üçüncüsünü bitirmeye yaklaştığım kırmızılarım yine beni kurtardı gerçeklikten, alıp yukarılara çıkardı. hatta istediğim zaman istediğim kadar içebilme özgürlüğü için başka bir şehre taşınmayı bile önerdi. böylece boş kutuları saklamak zorunda kalmazmışım, biriktirip duvar bile yapabilirmişim. aileyle yaşamak artık bana göre değilmiş, tüm ters cevaplarımın kaynağı da yalnız başıma yaşamayı kanıksadığımdanmış. yalnızlığımla, eve dönerken uğradığım marketlerle, uyumak istemediğim gecelerimle, dağınık bıraktığım yatağımla mutluymuşum ben. aldığım sorumluluklarla, ödemek zorunda olduğum faturalarla, kendi başıma başardığım angaryalarla bireymişim. çamaşır makinesinden çıkarmak zorunda olduğum nemlilerle, dizdiğim tabaklarla, kendi başıma yaptığım sac kavurmalarla özgürmüşüm.

alkol, içtiğim zaman değil; içmediğim zaman ciddi problemmiş bende. bir sürü soru işaretiyle ne yapacağımı bilemeden kafası kesik horozlar gibi dolaşırmışım. iş görüşmesi için gittiğim tüm her yeri dinamitlemek istemek, içimdeki sıkıntının bir projesiymiş. bilemedim ki, yılların üzerimde bıraktığı izi eve dönerek sileceğimi zannettim.

şimdi ise kırmızı tuborg'larımın sponsorluğunda gayet mutluyum, inkar ettiğim gerçekleri kabullenmiş olmanın rahatlığıyla yeniden yollara düşeceğim günleri düşlüyorum. bekliyorum.

işçi-havuz problemleri gibi değil bu alkol problemi, dört kırmızı sonrası kendiliğinden çözülüyor.

27 Mayıs 2010 Perşembe

16 Mayıs 2010 Pazar

Sıfatsız

silik biriyim ben. sesim zaten pek çıkmaz. hani bazen çok uzun sure sustuktan sonra biri bir şey sorunca cevap verirken, ses tonumuzu ayarlayamayız, sesimiz osuruk gibi çıkar ya işte ben o ses tonunda konuşurum. anlattıklarım çok da matah şeyler değildir ama anlatmak isterim. tam anlatmaya başlayıp 'iyi gidiyorsun oglum, hadi şu son cümleyi de bağlarsan, aklını alacaksın onun' diye düşünürken, karşımdaki 'abi biraz yüksek sesle konuş, ne diyorsun anlamıyorum' der. orospu çocuğu nasıl da büyük bir rahatlıkla söyler bunu. başlarım en baştan 'abi diyorum ki...' diye anlatmaya. o kadar silik bir insanim ki kurduğum cümlelerde bile doğru düzgün özne yoktur. özne ortaya çıkmaz, özne bile kaçıp saklanır, gizli öznedir. dolaylı tümleçle, zarf tümleciyle kur cümleyi, anlat anlatabilirsen derdini. dün bütün olanlara rağmen bengü 'ye onu çok sevdiğimi söylemeye gittim. kim gitti? ben gittim(g.ö. ben). yarrağımı gittim! bugün bir minibüste bile şoför 'birader sen geç, buraya otur da yer acilsin' diyerek para kutusunun yanına, minibüstekilere karşı seni oturttuğu zaman zor duruma düşüyorsun, insanların yüzüne bakamıyorsun, bengü'nün suratına nasıl bakacaksın.
yalnız sesim değil, tipim de siliktir. normal adamım. bana benzeyen binlerce insan var sokakta... hiç dikkat çekici bir suratım yok. 'sokaktan adam geçti bir tane' deriz ya, özelliksiz adam, başında herhangi bir sıfatı olmayan adam, işte ben oyum. dümdüz adam! bu özelliksiz suratımın işe yaradığı da oldu tabi. okul hayatımda ve askerlikte çok rahat ettim. hiç hoca ve ya komutan bana kafayı takmadı. nasıl taksınlar ki ismi bile ezberlenmeyen, hiç ismiyle hitap etmedikleri, en fazla 'evladım' ve ya 'oğlum' diye çağırdıkları, hayatlarında hiç iz bırakmadan gelip gecen biriyle kim, niye uğraşsın ki.
tamam, biraz abarttım. itiraf ediyorum, bir ara, üniversitedeyken gerçekten ortamın merkezi olmuştum. merkezdeki kişi bendim. hem de iki güzel kızla bardaydık. kulaklarımla duydum, benden bahsediyorlardı, orijin bendim. 'şu çocuk seni kesiyor' diye arkadaşına gösterdi biri, kestiğim kız ise 'hangisi' diye sordu. 'şu gözlüklünün arkasındaki' dedi. kestiğim gülümsedi. üniversitedeyken gözlük takardım, artik lens takıyorum, temiz tutarsan valla büyük kolaylık... elveda eski kestiğim.
silik, utangaç ve iki kelimeyi yan yana getiremeyen biri olduğunda insan, dahi filan olmayı bekliyor ama bende o da yok. çok susup, sabit gözlerle bir nesneye bakınca biri görse 'kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordur, ne savaşlar veriyordur, zihinde ne kaleler yıkıp, ne devletler kuruyordur' diye düşünür ama bende vallahi o da yok. neye bakıyorsam onu düşünüyorum. mesela ekmeğe mi bakıyorum 'ekmek' yazıyor düşünce balonumda. silik olmam dahi ve ya duygusal olmam anlamına gelmez. bana benzeyen birinden hoşlanacağım anlamına ise hiç gelmez. aksine nefret ederim benim gibi silik insanlardan, fellik fellik kaçarım. onlarla gezmek, tanışmak, içki içmek, dertleşmek istemem. hatta kendi halime tipime bakmadan aşağılarım onları, 'mıh mıh mıh' diye gülerken o, 'acaba ben de mi böyle gülüyorum' diye düşünerek, tiksinirim gülüşünden. kendim gibi bir insan daha niye isteyeyim ki.
aşık olduğum zaman çok güzel kızlara aşık olurum. 'niye aşık oldun?', 'çünkü çok güzel' işte bu kadar basit.
yakışıklı ne acayip di mi? ben de yürüyorum, o da yürüyor. ağzı var yemek yiyor, eli filan da var, aynı benim gibi. düşününce totalde aynıyız. ama o yakışıklı. bir şey yapmasına gerek yok, dursa yeter. ağzını açtığı zaman herkes onu dinler, saçmalama kredisi sonsuzdur. senin bir tip yakışan sacın vardır, onun hepsidir. kazıt o sacını senin cıksın topatan kavunu gibi kafan ortaya, o ise yine yakışıklı. bir de bu durumun farkında değil gibi orospu çocuğu, ben ise hayatım boyunca bir jöleden çok şey bekledim. turistin mavi gözlü sarışın çocuğunu sevdiğimiz gibi, 32 yaşında olmamıza bakmadan 4 yaşındaki çocuğun etrafına toplanmamız, onu güldürmeye çalışmamız gibi severiz, utanmasak elimizi çocuğun omzuna atıp, 'ben ulrih`leyim siz hepinizsiniz var mısınız lan maça' dememiz gibi ucundan eklenmeye çalışırız yakışıklıya. okurlar biz sıramızın gelmesini çok bekledik. ve ne olduysa oldu devran döndü, rüzgâr bizden tarafa esmeye başladı. haber geldi, 'samimiyet' bayrakları açılmış toplumda. samimi olmak prim ediyor dediler... sorduk; 'nasıl yani? sadece samimi olmak yetiyor mu?' 'evet abi. ne olursa olsun samimi olsun deniyor ortamlarda. cahil de olsan, aptal da olsan... yahu konuşturmayın adamı işte! samimice itiraf etmek yetiyor işte, anında prim yapıyor.' dendi. çıktık yuvalarımızdan. zaman artık bizim zamanımızdı, beklediğimiz gün gelmişti. en önden ben koştum. anlattım başımdan geçenleri, aptallıklarımı. bence etkileyici bir üslupla sunulmuş, içi de komik şapşallıklar barındıran hikâyelerdi. bir iki etkilenme olunca, bir tane daha anlattım. 'sevimli şapşal şey' damarımı iyice eşeledim, anlattıkça anlattım. en mahremlerine kadar, altıma sıçmalı anılara kadar bir bir anlattım. baktım hafiften bir tiksiniliyor rotayı ebeveynlere 31de yakalanmalı anılarıma cevirdim. büsbütün iğrenildi. yakışıklı arkadaşım efe ise birkaç 'sosyal beceriksizlik' anısını anlatıp, 'inanmıyorum efe. çok sevimliymişsin' nidaları eşliğinde bu samimiyet rüzgârından çok güzel ekmek yedi. efe sayesinde tanıştığım kızlarla bağlantım ise ileriye yönelik beklentiler içerisinde surdu. efenin eski takıldığı kızlardan biri bengü 'yle bir gün beşiktaş’ta karşılaştık. nasıl olduysa beni tanıdı. ne istiyordu bu bengü benden, sadece güzel olması bile ona âşık olmama sebepken bir de benim farkımda olması... yoluna mı atayım kendimi, yoksa şaki olup dağa mı çıkayım, bunu mu istiyor benden? 'sen efe`nin arkadaşısın di mi?' dedi. başımı sallayarak onayladım. 'efe anlatmıştır biz ayrıldık onla' dedi. 'vay be ben evde oturup kalemle mandalina liflerini tırnaklarımdan sökerken insanlar neler yaşamış.' diye içimden geçirdim ve acı acı gülümsedim. efe`yi hala çok sevdiğini filan söyledi. 'ulan efeyi dedem de sever, yakışıklı, zengin çocuk, beni sevsene.' demek istedim, diyemedim. gözleri dolmuştu, benimkiler de doldu. sonra toparlanmaya çalışarak her şeye rağmen gülümsedi. 'neyse saçmalıyorum işte. boş ver beni. sen ne yapıyorsun? yürüyelim mi işin yoksa?' dedi. yürüdük. 'sen hep susuyorsun. anlatsana kendini' dedi. boş ver manasında başımı salladım. gerçekten de anlatacak bir şey aklıma gelmiyordu. 'ama gerçekten merak ediyorum. her insanin bir hikâyesi vardır' dedi. karşılaşmadan önce 'ağzıma bakalım şu çubuk krakeri enlemesine sokabilecek miyim' diye bir deney yapıyordum ve karşılaştığımdan beri ağzımda enlemesine duruyordu o kraker. önce onu yedim. sonra bütün gücümü toplayıp, bütün samimiyetimle 'göğüslerin çok güzelmiş' dedim.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

29 Nisan 2010 Perşembe

Mynet'e açık mektup...

Senin gibi internet sitesinin ta amına koyim lan!!!




Haberlere bakayım diye girdiğim bi sitede şu resim karşıma çıkıyorsa, ben o siteyi yapanın da o haberleri girenin de habercilik anlayışından şüphe ederim arkadaş.

Ayrıca o resime takılı kaldığım süre içerisinde odaya birinin girmesi ve, "Vay ayı vay!" dermişçesine bana bakıp gitmesinin de suçlusu mynet'tir, valla benim bi suçum yok lan :(

27 Nisan 2010 Salı

Ben Deli Değilim



* Merhaba

*Kimse okumuyor diye uzunca zamandır buralara pek uğramıyordum, ama okuyanlar varmış lan burayı! Valla bak! Mail bombardımanına (ikisi aynı kişiden olmak üzere toplam üç) tutulduktan sonra yeniden bişeyler karalayım dedim.

*Tabu oynarken eteri anlatmak isteyen sevgilsinin "Ben seni bayıltmak için ne yaparım?" sorusuna "Tecavüz edersin!!" yanıtı veren kızı da gördüm ya ölsem de gam yemem artık. Nasıl bi ilişkileri varsa artık.

*Son dakikada elimize ulaşan bir habere göre Nadide Sultan Türkiye'nin yeni sıradağı seçildi. Haber tüm yurtta coşku ile karşılandı.

*Kucağıma kız düştü olm!! Sabah işe giderken her zaman olduğu gibi metrodaki 20 dakikalık uyuma ritüelimi gerçekleştiriyordum. İyice daldığım sırada bir çiğlık duydum, "La noliyi!" demeye kalmadan üstümde bi ağırlık hissettim. Gözlerimi açtığımda kucağımdan kalkan bi kız gördüm. Çok güzeldi lan! Yaşasın toplu taşıma araçları! Kız kaçarken "Kaza ile oldu pardon!" dedi ama olsun, görünmez kaza ehi ehi, keşke hep olsa asşldkasşldksa Ehliyet alma planlarıma da bir travesti kucağıma düşüp bana sarkana kadar son vermiş bulunuyorum askşdjaskjdasşld

*Bundan sonra sempatik bir insan olmak istiyorum hacı. Küfrederken bile sempatik olacam amına koyim! Fuck demeyecem mesela, fok diyecem. Daha sempatik aşslkdaşslkdasd. Küfrederken insanlara gülecem falan. Yarın büroya gittiğimde ilk iş yandaki kuaföre gülerek girip " Sizin ağzınızı yüzünü sgerim lan orospuçocukları" diyecem. Bunu yaparken sempatilerini kazanmam lazım yoksa ağzıma sıçabilirler, zira içerde altı kişi çalışıyor. Bakalım nasıl olacak?

*Alkolün etkisi ile gözüme hoş gelen ve yatağa atmak istediğim bir kıza hem felsefi hem esprili hem de sevişgen olduğumu göstereyim diye "İki taşağın arasına sıkışmış yarrak kadar yalnızım" dedim, "Üzülme, mutlaka bir el vardır, yalnız değilsindir" dedi. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim :(

*Bye for now...